Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

ÖLÇEK

Yazı’nın bir uzantısı olarak Söz, baştan beri açılımları üzerinde düşündüğüm bir alan oldu: Söyleşi, sözel deneme, jam-session, seminer, ‘seans’ ve benzeri terimlerin altında açılan başlıkların, apayrı olanaklar getirdiğini düşündüm. “Diyalog”, bunlardan biri: İki kişinin, belli bir merkeze, diyelim seçilmiş ya da dayatılmış olmasa bile öne sürülmüş bir konuya, eşit mesafelerden, karşılıklı yaklaşmalarında, tehlikeli ama çekici bir boyutun devreye girdiği göze çarpıyor.
Son, aynı hafta içinde iki kez, iki farklı mekânda, birinde yabancı bir şairle (Michel Deguy), ötekisinde yabancı bir yazarla (Alberto Manguel), birer diyalog kurmak üzere, yanyana getirildim. Michel Deguy’le Şiir, Dil ve Düşünce labirenti, Çeviri ve Yabancı Dil izlekleri üzerine kuruldu diyaloğumuz; Alberto Manguel’le Okuma, Yer ve Yer Değiştirme, İmge ve İmgelem izlekleri arasında ördük karşılıklı konuşmamızı. Ayrılıklarımızdan çok koşutluklarımız etrafında buluşmayı yeğledik, iki diyalogda da; dileseydik, sanırım, öteki yöne de kolayca sapabilirdik; gene de, bu seçimde, ortaklıkların payının fazlalığı belirleyici oldu, diye düşünüyorum.
Her seferinde böyle olur, bu sefer de durum değişmedi: Kamu önünde gerçekleşen diyalog, masadan kalkıldıktan, başka, daha ‘özel’ bir masaya geçildikten sonra, üçüncü kişilerin katılmadığı rahat ve teklifsiz bir evreye geçiyor: Önce Deguy’le, ardından da Manguel’le koyulaştırdığımız sohbetlerin, şüphesiz başbaşa olunmasından kaynaklanan, bambaşka bir çerçeve çizerek varsıllaşan bir içerik ve üslûp zenginliği kazandığına tanık oldum bir kez daha — o kadar ki, bu kez, bir ‘öğle yemeği’, bir ‘akşam yemeği’ kaydı yapamadım, sıcağı sıcağına: Konuşmalarımıza yetişmem, onları kapsamam handiyse olanaksız bir çaba olurdu.
Peşpeşe iki karşılaşma, zihnimde ayrı bir kesit açtı ama. Belli bir yaştan sonra (Deguy 71, Manguel 53, ben 49), arkada kalanlar, dünden bugüne ve yarına doğru birikenler, “diyalog”un çapını belirliyor. Bana öyle geliyor ki, burada seçilmesi gereken kavramların başında “ölçek” geliyor.
Her yazı insanı, ortaya usul usul bir yapıt koyar. Yapıtı kimseyle eşit kılmaz onu, yazı/n dünyasında (tıpkı öteki, koşut dünyalardaki gibi) böyle bir kavrama yer yoktur, buna karşılık, her yazı adamı, yeryüzünün sayısız noktasına dağılmış sayısız “benzer”iyle, farkına varsın varmasın, bir “denklik” ilişkisi geliştirir: Bu duruma yolaçan belirleyici etmenlerin başında, aynı zaman dilimi içinde, aynı çağda, biribirine oldukça yakın duruş ayarlarıyla seyretmiş, seyrediyor olmalarının yarattığı güçlü bir rol seyirinin geldiği apaçık bellidir.
Denklik ilişkisi, her durumda geçerliliğini korur; “taraf”ların niteliğinin belirleyici olduğu bir koşuldur bu: Osaka’da yaşayan minör bir şairin, kendi dilinde ve ülkesinde biçimlenmiş yer’i, onu Bogota’daki, Ankara’daki, Toronto’daki, Karaşi’deki benzerleriyle buluşturur, biribirilerini tanımaları gerekmez. Ölçekleri bu açıdan bakıldığında evrensel bir görünüm ortaya koysa bile, sonuçta yerel, yörel, bölgeseldir. Yapıtlarının çapı, konumlarının yarıçapını tanımlamıştır: Kurabilecekleri diyalogun rakım özelliklerini de.
Osakalı minör şairin, sözgelimi Dağlarca ya da Zanzotto ile bir diyaloga girmesi olanaksızdır, diyemez aklıbaşında kimse: Her durumda, iki şair yanyana geldiklerinde, bir konuşma ekseni oluşur. Gelgelelim, Dağlarca ile Zanzotto eşleştiğinde ortaya çıkacak diyaloğun açılım alanıyla, bir önceki örnekte gerçekleşebilecek diyaloğunkini karşılaştırmak için bir parça hayalgücünü çalıştırmak yetebilir.
Her durumda, Yapıt’ın çapıyla, onu zaman içinde ortaya koyanın dünyasının çapı belirleyici, öyleyse. “Ölçek” kavramı bundan boşuboşuna değil ya: Kişi, nasıl bir Coğrafya kurmuşsa, haritası buna göre biçimini alıyor, alacak. Sokağının, mahallesinin, kentinin, bölgesinin, ülkesinin şairi vardır; bir de: Balkanların (ya da İskandinavya’nın), Avrupa’nın (ya da Asya’nın), Küre’nin şairi, şairleri olur. Yapıt, işleyeceği Coğrafya ile kendi sınırlarını tayin eder. Ortak konumlardaysa, yabancı denkler, biribirine yabancı kalmış kişiler, karşılaştıkları an, haritalarının ortaklığınca diyaloglarını başlatır, genişletirler — genişlerler.
Alberto Manguel’e, çeyrek saat sonra, “beş yüzyıldır tanışıyoruz” dediğimde, “en az” yanıtını aldım. Michel Deguy’le de, bir çırpıda, uçsuz bucaksız ortak sulara açıldık. Bakıldığında, başta da söylediğim gibi,”eş” sayılmayız, herbirimizi ötekilerden ayıran, ayıracak pek çok özellik bulunabilir. Ama karşılaşma, önce bitişme yerlerinin keşfedilme sürecidir, ayrılıklar bir sonraki aşamaya ertelenir. Deguy ile Manguel yanyana gelseydi, sonuç değişmeyecekti.