|
ARA GÜLER’İN SIRRI
XX. Yüzyılı adım adım katedecek bir kültür tarihçisinin,
Türkiye’yi gözlemlerken keşfetmekte gecikmeyeceği bir
özellik, yazarlarımızın ve sanatçılarımızın içekapanıklıkları
olacaktır: Gerçekten de, bir elin parmak sayısını aşmayan
kişiyi ayıracak olursak, edebiyatçılarımız da, sanat
adamlarımız da, evrensel düzlemin gerektirdiği açılımı
gerçekleştirememiş, “mahalle”sinin sınırlarının dışına
pek çıkamamıştır. O bir avuç insanın başında, hiç şüphesiz,
Ara Güler geliyor: Şehrinin, ülkesinin en ücra köşelerine
dek uzandığını, en büyük tarihsel kişiliklerden en uç
toplumsal tabakaların temsilcilerine dek objektifini
her noktaya bir namlu gibi çevirdiğini gördüğümüz, bildiğimiz
bu özel usta, Dünya’ya da aynı merak, gözüpeklik, had
hudut tanımayan bir ilgiyle açılmıştı: “Yeryüzünde Yedi
İz”, işte bu genişlemenin sıradışı sonuçlarını karşımıza
diken bir çalışma — çağımız düşüncesine, edebiyatına,
sanatına derin izler kazımış, yedi ulaşılması güç yaratıcıyla
Ara Güler’in kurduğu diyalogları belgeliyor kitap: Bertrand
Russell, Pablo Picasso, Salvador Dali, Tennessee Williams,
Març Chagall,Louis Aragon ve William Saroyan: Büsbütün
ayrıksı bir antoloji.
Ara Güler’in artık onu yakından tanıyanların da, çalışmalarını
izlemiş tanımış olanların da iyi bildiklerini sandığım
bir yanı, kendisini ve “iş”ini konumlama-tanımlama biçimidir:
Öteden beri, Fotoğraf’ı, makinaları aracılığıyla yaptığı
sayısız çalışmayı tek bir merkezde, tek bir tanım denemesinde
toplamıştır: “Ben bir foto muhabiriyim” yaklaşımını
benimsemiş, “sanat”tan sözedildiği an kendi konumunu,
kendi kendisini koyuş biçimini anımsatmış, hattâ dayatmıştır.
Bu duruşu yapay bir alçakgönüllükle eşdeğer bulmak,
yanılgıların büyüğü olur: Ara Güler, “röportaj” kavramını
seçer ve kullanırken, onu bir biçimde hafifseyen çevrelerin
hazır değer yargılarını sallamayı başarmış, elde ettiği
sonuçların niteliğiyle “röportaj” türüne daha ciddi
bir perspektiften bakılmasını sağlamıştır. Sahiden de,
çağın en sağlam, zorlu ifade alanlarından sanatlarından
biridir “röportaj”; kitle iletişim araçlarının devreye
girdiği XIX. yüzyıldan başlayarak, bir buçuk yüzyılı
aşkın bir süredir, büyük yazarların ve sanatçıların
kayıtsız kalamadıkları, bırakın kayıtsız kalmayı, cazibe
alanına sık sık girdikleri bir gerçeği kuşatma yolu
olmuştur.
Ara Güler, Doğa’dan İnsan’a, İnsan’dan Toplum’a, “Olay”dan
“Olgu”ya, Türkiye’nin bir ucundan Yeryüzü’nün bir başka
ucuna sayısız röportaj gerçekleştirdi ve onları yekpâre
bir bütünlüğün, soluklu bir yapıtın ana eksenine yerleştirdi.
Pek çok “ilk”i onun objektifi aracılığıyla gördük, tanıdık.
Tanımak fiilinden sözetmişken, Ara Güler’in, aç bir
Zaman Makinası’nın öğüttüğü bir çağın önde gelen tanıklarından
biri olarak önümüzde durduğunu eklemek gerekir.
“Yeryüzünde Yedi İz”, geniş bir zaman dilimine, geniş
bir coğrafyaya yayılan bu serüvenin canalıcı duraklarından
biri. Efsane katına çıkmış, yanlarına ancak bir avuç
yakınının sokulabilme olanağını bulduğu, hemen herkesin
uzaktan siluetlerini tanıma eşiğinde kaldığı, kalakaldığı
bu insanlar Ara Güler’e mahrem boyutlarını açtılarsa,
röportaj “bey”inin bir hüneri, bir sırrı, bir ayrıcalığı
olduğu içindi: Kırk yılın başı görünmeyi, görülmeyi
kabul ettiklerinde, onlar için, kendilerini kimin, nasıl
göstereceği önemliydi.
Pek çok dilde pek çok kitabıyla raflarımızda Ara Güler,
ama “Yeryüzünde Yedi İz”de ayırıcı bir özellik gözleniyor:
Kurduğu her diyaloğu, yazı ve görüntü kefelerinden oluşan
şahsî bir teraziye yerleştiriyor, böylelikle sımsıkı
bir “röportaj kurma dersi” veriyor — gene de öyle bir
ustalık ki bu, ana gizini kendinde tutmayı başarıyor
—
“Yeryüzünde Yedi İz”, röportaj edebiyatının, sanatının
doruk örneklerinden biri.
|