Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

YAZININ KENDİ MUSİKÎSİ

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yapıtında Musikî’nin yeri, payı, bir bakıma ölçülebilir büyüklüktedir; ölçülmesi en hafifinden çok güç olan, Tanpınar’ın kendi musikîsidir — bu ayrıma dikkat kesilmek gerektiği kanısındayım.
Zeynep Bayramoğlu’nun “Huzur” üzerinde yaptığı tez çalışmasına değinmiştim; sözkonusu ayrım açısından somut ipuçları getiren bir okuma denemesi bu: Tanpınar’ın yapıtında “Ferâhfeza”nın ya da “Mahur Beste”nin yeri ilk düzlemi oluşturur. Pek çok anlatı metninin, roman ya da öykü, “konu”su olmuştur musikî, musiki yapıtları: Thomas Mann’ın “Doktor Faustus”undan Pascal Quignard’a, Gert Jonke’ye sayısız ağır top örnek sıralanabilir Dünya edebiyatından — özellikle modern çağdan. Tolstoy, Huxley, Cortazar gibi farklı dönem ve kültür coğrafyalarından seçilecek yazar isimleri, sorunun evrensel boyutunu göstermeye yetecektir.
Bizim edebiyatımızdan da, ama “Piyano Çalmak” ama “Dutlar”, yabana atılamayacak sayıda örnek sıralanabilir, musikîyi konu edinen anlatılar dendi mi. Benim gözde “model”im, geçen yüzyılın en yetkin öykülerinden biri olarak gördüğüm, okumaya doyamadığım “Dönüşüm”dür: Tahsin Yücel’in “Dokuzuncu”yu (elbette Beethoven’i) merkezine alan o görkemli metninin ayrıca “Huzur”la koşut biçimde de okunması gerektiğini düşünüyorum.
İkinci düzlemde, musikînin anlatı formu, formatı açısından öne çıktığı anlatılar yeralıyor. “Huzur” bağlamında, sık sık Beethoven modeli üzerinde durulmuş, senfoni yakıştırmasını yeğleyen yorumlarda, sözgelimi Berna Moran’da, “Dokuzuncu Senfoni”ye aslan payının ayrıldığı göze çarpmıştır. Zeynep Bayramoğlu, başka bir yapıta dikkat çekiyor, hafifsenemeyecek dayanaklarla: Tanpınar’ın “Huzur”un çatı oluşumunda Beethoven’in Opus 132, la minör Yaylı Dördül’ünü esas aldığı yollu görüş üzerinde durulmalı.
Bu oylumda bir denemede, konunun teknik ayrıntılarına daha fazla açılmanın olanağı da, anlamı da yok açıkçası. Ana tasam, birden fazla yazımda çevrenini taramaya kalkıştığım Şiir-Musikî ilişkisinin yazınla doğrudan ya da dolaylı ilgilenen herkes tarafından doğal bulunmasına karşın, sorun gelip “nesir” kavramına dayandığında, bu merkezden uzak durulmasından kaynaklanıyor.
Aklıbaşında kimse, her anlatı yazarının bir biçimde musikîyi konu edinen yapıtlar kurmasından bir gerekirlik, bir zorunluluk olarak sözedilemeyeceğini bilir, kabul eder sanırım — neden böyle bir zorunluluk olsun ki?
Savsa, benim savım başka: Kendi musikîsi olmayan, musikîye kulağı tıkalı pek çok yazar olabilir belki, ama hiçbir edebiyat adamı için bunu söyleyemeyiz. Bir “yazan”ın, bir “yazıcı”nın ürünlerinde bu özelliği aramayız şüphesiz, gelgelelim her “edip”in, yazın adamının, hangi yazı türünde ürün verirse versin, yazı ezgisinin özellikleri bana öyle geliyor ki belirleyici önemdedir: Musikî terbiyesinden bütün bütüne uzak birinden iyi metinler çıkamayacağı görüşündeyim.
Yanlış anlaşılmak istemem: Birebir bağlantılardan, bir yazın yapıtının omuriliğine yerleşmiş somut musikî örnekleri olması gerekirliğinden sözetmiyorum elbette.
Nesirin ritm, tempo, tınısal dengeler arayışı, üstünde durduğum. Yazın adamı, dilini ve üslûbunu kurarken bir kulak bilgisi geliştirir. Her metin “kompozisyon” esasına dayanır sonuçta. Bu kavrama musikîde, plastik sanatlarda sıkça rastlarız ya, adı sanı geçsin geçmesin, yazı sanatlarında da aynı işlemlerin öne çıktığını unutmamak gerekir.
Şiir Geleneği, Şiir Sanatı bilgisi gelişkin bir edebiyatımız olduğunu biliyoruz. Nesir alanında aynı hâkimiyete kavuşmuş olmanın henüz uzağındayız.
Bir alay takır tukur dili, üslûbu, anlatımı olan sözümona yazın yapıtıyla karşılaşmamızın temelinde, özellikle son çeyrek yüzyılda, has musikîden yoz musikîye geçmiş olmamızın payı acaba az mıdır?
Verlaine haklıydı: Herşeyden önce Musikî.
“Boncuk Oyunu”nu okuyun.