|
TURŞUCU VE YORGANCI
Onbeş yıldır aynı mahallede, on yılı aşkın bir süredir
de dörtyol ağzına denk gelen bir noktadaki bir apartman
dairesinde yaşıyorum. Mahallenin esnafını tanıma olanağım
oldu bu süre içinde. Fırıncı arkadaşlar geçen yaz büyük
bir atılım yaptılar, altyapılarını değiştirdiler, ürün
yelpazesini genişleterek yarıyarıya pastane işlevi de
görür hale getirdiler dükkânlarını, ama hâlâ üstteki
basık tavanlı asmakatta koğuş usûlü yaşamayı sürdürüyorlar.
Bakkal arkadaşlardan biri trajik bir kavşaktan geçti
iki yıl önce, trafik kazasında eşini kaybetti ve travma
aşamasından güç belâ çıktı, hâlâ gülümsemiyor, yüzünde
açan çiçeği hepten unuttu sanırım. Genç emlâkçımız da
sağlık dramıyla savaşıyor nicedir, bir çırpıda tanınmaz
hale geldi handiyse, mücadeleyi bırakmadı.
Bugün üzerinde durmak istediğim onlar değil ama; mahallenin
başka iki renginden, turşucu dükkânını başarıyla işleten
çiftin “bey”inden ve komşuları yorgancı kardeşlerin
melankolik olanından sözetmek istiyorum.
İkisi tek yönlü dört sokağın kesiştiği noktada, kavga
çıkmayan tek bir günümüz geçmez. Ağız dalaşıyla başlayan,
bazan o aşamada söndürülebilen, genellikle tekme-tokat
yönünde gelişen, arasıra da sopa-bıçak-kürek türü araçlarla
taşkınlaşan bu kavgaların gerekçesi çoğu kez sürücülerdir:
Ya ters yönden gelip kavşağı kilitledikleri, ya da olmadık
biçimde park etmeye kalkıştıkları için, her Allahın
günü, zaman zaman günde birkaç kez, vaveylâ kopar. “Sakinler”,
pencerelere üşüşür. “Deli-kan”lılar, tarafların yanında
yeralır. İstanbul’un her köşesinde bu yoğunlukta sıcak
temas olmuyordur herhalde, yoksa bir dönemin Beyrut’una
dönüşmesi güç olmazdı şehrimizin. Bana tek çözüm yolu,
bu kavşağa içinde en az iki ‘asayiş görevlisi’nin yeralacağı
bir kulübe yerleştirilmesinden geçiyor gibi geliyor.
Abarttığım düşünülmesin: Sonunda, geçen kış, ölü verdik
sokakta.
Olay patlak verdiğinde, pencereye gelesiye geçen kısa
süre içinde, turşucu arkadaşımızın devreye girdiğine
tanık oluyorum her seferinde. Bu kibar, titiz, işini
büyük bir ciddiyetle yıllardır götüren komşum, kavga
çıktığı an kendini bir biçimde işin içinde buluyor.
Tabiî doğrudan kavgayı başlatmamışsa. İki yabancının
arasında başlayan bir sürtüşmenin odağına onun kaydığı
görülüyor sık sık. Seyrettiğini görmedim hiç, ne yapıp
edip müdahil olmanın yolunu buluyor.
Kapı komşusu yorgancı kardeşler, buna karşılık, yerlerinden
kıpırdamıyorlar bile. Meydan muharebesi çıksa umurlarında
değil, ellerindeki işe bakıyorlar. Bizim evin bütün
yatak, yorgan, yastık işleri onlardan geçer; vaktinde,
düzgün biçimde teslim ederler onlara emanet edilen şeyleri.
Kardeşlerden biri enikonu melankoliktir, neredeyse konuşmaz
o, akşamları dükkânı kapatır ve dönüş biçiminden bellidir
ki, meyhanede demlenir. “Dönüş” dedim, evet, her geceyarısı
döner dükkânına, hafif sallanarak, bütün hayatı bu dükkânda
geçer.
Yıllardır izliyorum onları ve saçmasapan bir fikir olduğunu
bile bile, hangisinin daha doğru bir tutum içinde olduğuna
bir türlü karar veremiyorum. Bana, oğlumun altı-yedi
yaşındayken, seyrettiğimiz filimlerde iki kişi tartışmaya
başladığı an dönüp “hangisi haklı?” diye soruşunu anımsatıyor
halim.
Sorun, şüphesiz turşucu ve yorgancı ile sınırlı değil.
Hayatımız, kavgaların ortasında geçiyor. Katılmak, bir
parçası olmak, en hafifinden ilgilenmek seçimlerden
biriyse; kayıtsız kalmak, kendini dışında tutmak bir
başkası. Çoğu kez bir yapı, karakter, huy sorunu galiba
bu; belki bir bölüğü aile ortamından, eğitimden, gördüğümüz
terbiyeden de kaynaklanıyor olabilir tutum farklılıklarımızın.
Düşünce, sanat, kültür dünyasında da turşucu ve yorgancı
seçimleri gelip dayanıyor önümüze. Kavga insanları var
bir uçta; tartışmadan, polemikten, ötekileri eleştirmekten
beslenen, vazgeçemeyenler. Bütün bunları vakit kaybı
sayan, “iş”ine bakanlar göze çarpıyor öteki uçta. Kavgalardan
uzunboylu bir kazanç sağlanamadığını gördükleri halde,
kendilerini tutamayanlar var.
Hangimiz haklı?
|