Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

GÖÇLERİN YURTTAŞI

Avrupa’yı kasıp kavuran Nazi vebâsı, çağımızın en zorlu entellektüel göçlerinden birini, herhalde en kapsamlısını hazırlamıştı: Yalnızca Almanlar terketmedi kentlerini, ülkelerini: İtalyanlar, Fransızlar, Avusturyalılar, Polonyalılar da yuvalarından olmuştu.
Göçler yaşandı, göçmenler farklı tercihler yaptılar. Frankfurt Okulu adıyla bildiğimiz andığımız Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin yöneticileri, Almanya’da barınamayacaklarını anladıklarında ABD’ye taşındılar. Benjamin uzun süre kalmayı seçti, gitme kararını geç aldı, bunu yaşamıyla ödemek zorunda kaldı. Savaş bittiğinde, Adorno ve Horkheimer ülkelerine döndüler; buna karşılık, Marcuse ve Loewenthal Amerikan vatandaşı olup kaldılar — farklı ruhlar, kişilikler, farklı kararlar.
Bertold Brecht de, savaş sırasında Amerika’ya gitmişti: “Göçmen, ülkesinden ayrılmayı seçendir. Biz ülkemizden ayrılmayı seçmedik, ayrılmak zorunda kaldık, kaçtık. Sığınmacıyız bizler, bizi kabul eden ülkeyi yeni yurdumuz sayamayız, burada sürgündeyiz”.
Brecht, tıpkı Bloch gibi, savaş sonrasında Doğu Almanya’yı seçti: Hem vatanını, hem de siyasal bir rejimi. Kimi Alman entelektüelleri, sözgelimi Thomas Mann, epey bekledikten sonra Almanya’da karar kıldılar. Klee ya da Hesse dönmediler Almanya’ya; iki adım ötede, İsviçre’de demir attılar. Stefan Zweig, çok sevdiğini söylediği Brezilya’da intihar ettiğinde, savaş bitse bile Viyana’ya dönemeyeceğini biliyordu: Onun Avrupa’sı artık ölmüştü: Farklı ruhlar, kişilikler, farklı kararlar.
XX. yüzyıl, yalnızca toplu göçler konusunda mı, bireysel göçler konusunda da Tarih’in en hareketli dönemi olmuştur. Bizim edebiyatımız sözgelimi, Almanya’da filiz veren yepyeni bir kök salma olgusuyla karşılaşmıştır. Gidip dönenlerin, uzun süre kaldıktan sonra dönenlerin sayısı az olmasa bile, kalanları yabana atamayız. Dahası: Kalanların orada doğan çocukları yeni bir kuşağın, Almanca yazan bir Türk yazarı kimliğinin belirmesine yol açmışlardır.
Kök transferleriyle dopdolu bir yüzyıl. Eliot’un İngiltere’ye, Pound’un İtalya’ya, Yourcenar’ın ve Yevtuşenko’nun Amerika’ya, başta Cortazar, Manguel ve Aveyra olmak üzere pek çok Arjantinlinin (İstanbul’u bu yakınlarda ziyaret eden Biancotti Fransızca, Manguel ise İngilizce yazmayı seçmiştir ayrıca) Fransa’ya, Kübalı İnfante’nin Londra’ya, Le Clézio’nun ve Lawrence’ın Meksika’ya, Sebald’ın İngiltere’ye yerleştiğini, yeni kentlerinde ya da ülkelerinde kök salmayı yeğlediklerini biliyoruz ya, listeyi uzatmak güç değil: Durrell, Calvino, Zagajewski, Milosz, Gombrowicz, İsmail Kadare, Adonis, Abe Kobo... çok sayıda yazarın yanısıra sanatçılar, düşünürler de başka topraklarda kök salmayı, çoğu kez gönülden, yeğlediler.
Son yarım yüzyılın yer-değiştirmelerinde, siyasal etmenler kadar bireysel gerekçelerin de ağır bastığı gözlemleniyor. Anayurt, etik ve estetik boyutlarda sinsi bir baskı yaratıyor bireyin üzerinde, oldukça tutucu ve dayatmacı ölçülerle sıkıştırıyor kişiyi, onu kendisini çok daha özgür, çünkü bağsız bağlantısız hissedeceği ortamlara yönelmeye sürüklüyor.
Bu ortamlar, XIX. yüzyıl sonundan başlayarak, önce kozmopolit dokulu büyük kentler tarafından hazırlanmış, sunulmuştur. Yabancı nüfusu giderek tırmanan kimi ülkeler aynı çağrı tablosunu kurmakta gecikmediler: Bugün New York, Paris, Londra gibi şehirlerin, Kanada ve Avustralya’nın göçmen barındırma gizilgüçleri bunca yüksekse, çeşitli kesimlere ait bireylere sağladıkları çeşitli olanaklardan soyutlayamayız o özelliklerini.
Belki de XXI. yüzyıl yepyeni bir yurttaş tanımına doğru ilerleyecek.