|
İNCİ ÇAYIRLI KRİTERLERİ
‘Hanımefendi’, ‘beyefendi’ kavramları gündelik yaşamımızdan
neredeyse kaybolacak ölçüde uzaklaştı. Soyu mu tükendi
bu insanların, hayır: Sayıları azaldı. 1960’lardan sonra
pek az hanımefendi, pek az beyefendi yetişmesine izin
verdi toplumsal ortam: Yaşadığımız değer bunalımı iklimi
zarif, saygın, düzeyli bireylerin geçmişin ürünleri
arasında yeralmalarına yolaçtı; 1980 sonrasında ipler
kopunca da, bu insanların tek seçeneği kaldı: Ortalıkta
gözükmemek.
Geçenlerde, Fatih Altaylı’nın tartışma programını izliyordum.
Genellikle belli bir düzeyin altına düşülmüyor o programda,
ama bazan konu, bazan biriki şov meraklısı konuşmacı
irtifa kaybı yaratabiliyor. ‘Sanatta Cinsel Ayrımcılık’
temasının işlendiği sözkonusu tartışma tam dibe çakılacaktı
ki, birden herşey tersyüz oldu: Baştan beri söze hiç
karışmayan, sessiz oturan tartışmacılardan biri konuşmaya
başladı ve çok uzun bir süredir ekranda rastlayamadığımız
büyülü bir ortam doğdu:
Son derece düzgün bir Türkçe; alabildiğine oturaklı
bir akıl yürütme; dudak uçuklatıcı bir üslûp; hiç sekmeyen
bir mantık; hepsinden önemlisi: Özlemini bile duyamayacağımız
kadar kendisinden uzaklaştığımız, uzaklaştırıldığımız
bir değer sisteminin olanca gücüyle ağırlığını seçilmiş
kelimelerde, cümlelerde duyurması. Tüylerim diken diken
oldu o müthiş sesi, sözü dinlerken; duygularım kabardı
öfkesini, haklılığını, düzeyliliğini ekrandan bütün
Türkiye’ye bir şamar gibi indirirken.
Konuşan hanımefendi, İnci Çayırlı’ydı. Ülkenin yetiştirdiği
en kıymetli sanatkârlardan, hocalardan biri. Yıllardır,
belki de ilk kez, bir tartışma programında karşımıza
çıkıyordu. İçimde bir diktatör kıpırdadı o anda: 24
saatlığına sonsuz bir yetkim olsun diledim, kişisel
çaresizliğimin ortasında: Bütün televizyon kanallarından
aynı anda, yeniden, bütün Türkiye’ye söylediklerinin
iletilmesini sağlamak, herkesin, hepimizin kafasına
o konuşmanın kakılmasını başarabilmek için elimde bir
Alaaddin lâmbası olmasını hem de nasıl istedim.
İnci Çayırlı hanımefendi, son çeyrek yüzyıl içinde neler
kaybetmiş olduğumuzu beş dakikalık konuşmasında göstermeyi
başardı. Doğru, dürüst, namuslu, hakbilir, kibar, güçlü
ama handiyse umarsızdı. “Bütün yanlışlıklar meydanlarda
konuşuluyor” dedi bir ara: “Doğrular hiçbir yerde konuşulmuyor”.
Hayatımızı kuşatan, kemiren, zihnimizi ve ruhumuzu kirleten
düzeysizlik dalgalarını tek bir çirkin kelime kullanmaksızın
önümüze yığdı ve bu gelişmenin baş sorumlusunu işaretledi:
“Türkiye’de en büyük hata Medya’dır”. Aynı yargıyı,
evrensel bir düzlemde, bir buçuk yüzyıl önce Balzac
dile getirmişti.
Şüphesiz, hiçbir ülkenin bütün vatandaşları beyefendi,
hanımefendi değildir; böyle bir durum olması gerekmez
de. Her ülkenin asileri, çizgidışını benimseyenleri,
törekırıcıları olacaktır, olmalıdır. Gelgelelim, hanımefendilerini
ve beyefendilerini külliyen devredışı bırakan, onların
leşleşmiş atmosferden pay almamak kaygısıyla hemen hemen
görünmemeyi tek seçenek saymalarına yolaçan bir toplumsal
düzen hiçbir biçimde hoşgörülemez, hoşgörülmemelidir.
Türkiye, 1980’den bu yana bütün İnci Çayırlı’larını
geri çekilmeye, susmaya, unutulmayı göze almaya zorlayan
bir yaşam tarzına mahkûm edildi. Siyasal üslûbumuz,
ekonomi felsefemiz bizi çirkin ülke koşuluna her yıl
biraz daha yaklaştırdı. Bu halimizle hiçbir uygarlığın
çerçevesine sığamayacağımız ayan beyân ortadadır.
“Kopenhag Kriterleri”nden sözedip duruyoruz ya, bu işin
özünü hiç anlamadığımızın apaçık göstergesi: Bizim gereksinme
duyduğumuz şey burada, karşımızda duruyor: “İnci Çayırlı
kriterleri”ni hedef alacağımız bir toplumsal-bireysel
yaşama felsefesi Türkiye’yi içinde yuvarlandığı girdaptan
çekip kurtarmaya yetecektir.
|