|
TRAPEZ
Bir seferinde, uzun uzadıya, Matisse’in getirip önümüze
koyduğu kanırtıcı soruyla didişmiştim: Huzur mu vermeli,
sağlamalıdır Sanat, yoksa huzur kaçırıcı boyutu mu ağır
basmalıdır? Vardığım sonuç ikilemi bertaraf etmeye yetmiyordu:
Sanat hem huzur aşılayabilir kişiye (Matisse’in yapıtı
biraz öyledir örneğin), hem de huzurunu kaçırma işlevini
üstlenebilir (Picasso biraz böyledir sözgelimi).
Sanat için olduğu kadar Edebiyat içinde geçerli bir
soru(n) o. Bir yanıyla hayatımızı yumuşatır, hafifletir
yapıtları, ona ışık saçabilirler. Öteki kutupta bizi
ayık, tetikte, karamsar kılacak yapıtlar bekler. İşin
en iyi tarafı, ille de tek kutuplu okur olmak zorunda
olmayışımız: İki uca birden yönelmemizde, kendi payıma,
herhangi bir çelişki görmüyorum ben.
Dostum Samih Rifat’la, Cevat Çapan’ın yeni şiir kitabı
üzerinde konuşuyorduk; bir noktada, Çapan’ın şiirlerinden
sızan yaşama coşkusunun, yaşama keyfinin kendisini okur
olarak olumlu yönde etkilendiğine de değindi Samih —
şiir sanatı bağlamında aldığı keyfin yanısıra. Bu gözlemi
beni düşündürdü: Cevat Çapan’ın şiirinde gerçekten de
ağır basan bir özellik yaşama keyfi. Şüphesiz aymaz
bir coşku da değil bu: Ne pahasına olursa olsun yaşamı
güzelleyen, bu nedenle sıkıntıları gözardı eden pembe
gözlüklü bir dünya çizmiyor Çapan: Gelgelelim, şiirinin
bardağın dolu yanını yeğlediği kesin, umutsuz bir bakışaçısı
egemen olmuyor Cevat Çapan’da.
Bu yaklaşımın ciddi bir geleneği var bizim yazınımızda.
Sait Faik’in, Halikarnas Balıkçısı’nın, Nâzım Hikmet’in,Sabahattin
Eyüboğlu’nun, Orhan Veli’nin yapıtlarında, tıpkı Cevat
Çapan’da olduğu gibi, yaşama coşkusunun ve keyfinin,
yaşamı kuşatan olumsuzluklardan soyutlanmamış bir biçimde
öne çıktığını, dile geldiğini gözlemliyoruz.
Bütün Dünya kültürlerinde, edebiyatlarında belli bir
ağırlığı olmuştur bu yaklaşım biçiminin. Nietzsche’nın
“Şen Bilimi”, Giono’nun “Coşkum Sonrasız Olsun”u gibi
yapıtlarda yaşama keyfinin üstelik taban tabana zıt
örnekleri karşımıza çıkar. Karamsarlığın nasıl binbir
türlüsü varsa, yaşama coşkusunun da sayısız kavranış
biçimi vardır.
Burada, belki de asıl sorun, birini ötekine yeğleme
konusunda karşımıza çıkarılan dayatmalardan kaynaklanıyor:
Ya huzur, ya huzursuzluk; ya huzur sağlama, ya huzur
kaçırma — akla kara arası bölünmek şart değil ki! Cevat
Çapan’ı düşünüyorum da, yaşama coşkusunu esas alan yapıtlarla
sınırlı olmadı hiçbir zaman beğenisi, ilgi alanı. En
yakın dost-yazarları arasında Oğuz Atay’ın, Bilge Karasu’nun,
Vüs’at O. Bener’in yeraldığını gözönünde tutarsak, bu
yazarlarımızın yapıtlarında öteki boyutun payı ayrımsanacak
gibi değildir.
Kaldı ki, yaşama coşkusundan bütün bütüne yoksun kalmış
çok sayıda yazar, düşünür, sanatçı var mıdır, olmuş
mudur bilmiyorum ama, çoğu kez, işin içine girildiğinde,
en karanlık dünyaları dile getirmiş olanların bile yaşamından
coşkunun, keyfin eksik olmadığını anlamak güç değildir:
Kafka’da, Beckett’de, tuhaf bir panzehir türü sayılsa
bile, “gülme”nin yeri öylesine canalıcıdır ki.
Yabana atılamayacak sayıda yaratıcı için Hayat ağır,
acı verici, anlamdan yoksun cepheleriyle kışkırtıcı
olmuştur. Yaşama coşkusunun kişinin ayakta durmasına
yetmeyeceği durumlar vardır: Pavese’nin günlüğünü, Vallejo’nun
şiirlerini ve kaçınamadıkları sonu düşünürsek, yaşama
keyfinin bir eşikte büsbütün anlamsız olabileceği kanısına
ivedilikle varabiliriz de. Oysa, bu acı baldan da başka
bir tad devşirilebileceğini gösterir Pavese’nin günlüğü
ya da Vallejo’nun şiirleri: Onları dilimize Cevat Çapan
çevirmiştir.
Ağrı, acı, coşku, keyif: Yaşamak güç zanaat.
Yazmak, resim yapmak, düşünce üretmek de öyle.
Ondandır, sıkı bir hayat daha çok denge ipinin üzerine
gerilidir.
|