|
LÜTFEN “CENTURİA”YI OKUYUN!
Bir edebiyat adamının başına gelebilecek en kötü durum,
meslektaşlarının onu ciddiye almamasıdır; en gurur verici
durumsa, bir yazar için, meslektaşları tarafından önemsendiğini,
sayıldığını bilmektir. Bazı şairlerin, yazarların okur
gözünde öne çıkması zaman alır; buna karşılık, onlar
başka şairler, yazarlar açısından özellikleri görülmüş,
taçlandırılmış bir yazı serüveni kurarlar. Mallarmé
böyleydi örneğin: XX. yüzyıl Dünya Şiirinin birkaç kılavuzundan
biri sayılmasına karşın, yaşarken çok dar bir okur çevresi
tarafından keşfedilebilmişti. Gene de yalnız sayılmazdı:
Etrafında, döneminin bütün şairleri toplanmıştı, genç
kuşağın atak temsilcileri (Gide, Valéry, Claudel) ateşinin
pervanesi olmuşlardı. Bizde de, sözgelimi Bilge Karasu’nun
durumu benzer boyutlar taşımıştır.
Dilimizde ilk kez ağırlanan, İtalyan yazarı Giorgio
Manganelli (1922-1990) bir başka örnek. Umberto Eco
ile aynı toplulukta yer alıyor olmasına karşın, hem
İtalya’da, hem de İtalya dışında ağır ağır okurla buluşabilen
bu benzersiz yazar, altbaşlığı “Yüz küçük ırmak roman”
olan ve gerçekten de herbiri iki sayfadan oluşan müthiş
romanlarını biraraya getiren “Centuria” ile artık karşımızda
(Tavanarası Yayınları, Sema Rifat çevirisi).
Umuyorum, bu olağandışı üslûplu, olağanüstü zeki ve
esprili yazar, hakettiği sıcak ilgiyi burada da bulacaktır.
Yaşıtı olmakla birlikte, genç yaşta haklı bir üne kavuşan
Italo Calvino, ondan “İtalyan yazını yirmi yıldır benzersiz
bir yazara, her tümcesiyle eşsiz, dil ve düşünce oyunlarında
tükenmez ve dayanılması güç bir yaratıcıya sahip artık”
diye sözediyordu. Manganelli, bundan fazlası: Tutkuluları,
çoktan İtalya sınırlarını aştı ve onun son dönem edebiyatının
en derin yazarları arasına yerleşmesini sağlayacak nüfusa
ulaştı.
Ben, Manganelli’yi “Gece” başlıklı öykü kitabı, “Nesrin
İncelikli Gürültüsü” ve “Armayla Gölgenin Söylemi” adlı,
edebiyatın en tekinsiz bölgelerine yolculuklar düzenleyen
iki nesir kitabıyla tanıdım. Asıl doğru başlangıç “Centuria”
olur ama: Bu biribirinden parlak yüz “roman”, okuru
düpedüz sarhoş edecek nitelikte bir formüle dayanıyor;
insan, kitap çabuk bitmesin duygusuyla ağırdan almak
istiyor bir yandan, bir yandan da sayfaları yutmak için
sabırsızlıktan kıvranıyor. Daha da önemlisi: Manganelli’nin,
her okurda bir yazarın kıpırdamasına yol açacak kışkırtıcılığı
üstlenmesi — kısacası, bir başyapıt “Centuria”.
Borges’in modern dönemde yazılan uzun romanları hafife
aldığı, kısa’ya övgü düzdüğü bilinir. “Centuria”, bu
savı sanki doğrulamak için kaleme alınmış gibidir: Ekonominin
en üst düzeyde tutulduğu, eksiltmenin doruğa tırmandığı
bu mikroskopik romanlarda “dolgu”nun kırıntısına olsun
rastlanmaz. Mallarmé, bir yüzyıl önce, böyle yazmanın,
her durumda bir ‘mısralama çalışması’ olduğunu ileri
sürmüştü.
Manganelli’nin en çarpıcı özelliği bu yoğunluk değildir
gene de: Onun ‘trajik’ ile ‘ironik’ arasında kurduğu
kılpayı denge, bana kalırsa, vurucu yanını oluşturur.
Orhan Veli’nin pek sevdiği Tristan Corbière’in anmaya
dayanamadığım “gülerken canı acımak” koşulu Manganelli’nin
hiçbir metninden eksik olmaz: Denilebilir ki, kakavan
ciddiyet baş düşmanı olmuştur. Rabelais’den Swift’e,
muhteşem Tristram Shandy’den muhteşem Lewis Carroll’a,
yakın dönemde Perec’e, Eco’ya, Calvino’ya uzanan bu
delibozuk geleneğin en taze halkalarından biri olarak
da görülebilir “Centuria”.
Giorgio Manganelli’yi seçmek, çevirmek, yayımlamak gözüpek
kararlar. Dilerim, bu sıradışı kitap, “Gözden Kaçanlar”
listesinde seçkin bir yer tutmaz. Bazı kitapların etrafında
kopan gürültü, bazı kitapların hepten görülmemesine
yol açtığında insanın canı yanıyor. Sözgelimi Nilüfer
Güngörmüş’ün “Büyük A”sı (Patika Yayınları, 1999) —
okumaya doyamadığım o nefis öykü toplamının üzerinde
hiç durulmadığını farkettiğimde içimi isyan duyguları
kapladıydı.
Lütfen “Centuria”yı okuyun.
|