|
SELÂHATTİN BATU İÇİN
Yeni bir dönemin içindeyiz: Bazı yazarlarımız “entegre
tesis” gibi çalışmaya başladılar. Yazmak, “iş”lerinin
bir parçası yalnızca; sonrasında tanıtım, halkla ilişkiler,
promosyon, yatırım “iş”leriyle de yakından ilgileniyorlar.
Görmemeye, gözden kaçırmaya, unutmaya bunca yatkın bir
ortamda o yolu seçmekte haklılar belki de. Kaldı ki,
faturayı hepten onlara çıkaramayız: Görsel ve yazılı
medya öyle figürler istiyor şimdi.
Bu yakınlarda, giriştiğim bir antologya çalışması, unutuldukları
için en hafifinden hayıflanılması gereken kimi kitaplara,
yazarlara ulaşmamı sağladı. Bunlardan biri de Selâhattin
Batu.
Peşpeşe tanıştığım üç gezi kitabı: “Romancero” (1953),
“İsviçre Günleri” (1966), “Avusturya ve Venedik Günleri”
(1970), yolculuk edebiyatımızın bugüne dek okuduğum
en olgun örnekleri arasında yeralıyor. Derin bir gezgin
yazısı geliştirmiş Batu; gördüklerini çırılçıplak aktarmakla
yetinmeyen, ayıklayan, yeri geldiğinde büyüteç altına
çeken, herşeyden önemlisi yolda düşünmeyi bilen ender
gezginlerimizden biriymiş. Hele müzelerde en koyu bölgelerini
yaratan kurcalayıcılığı — tek kelimeyle hayran kaldım.
Bu buluşma, beni Selâhattin Batu’nun peşine takılmaya
sürükledi. Bizim kuşağın adına âşinâ olduğu bir yazardı
Batu, ama onu asıl tanıyan bizden iki önceki kuşaktır
yanılmıyorsam. Şiirlerini topladığı küçümen kitabı “Rüzgârlı
Su”yu (Dost, 1962) bir çırpıda okudum: Her antologyada
yer ayrılabilecek birkaç şiiriyle karşılaştım, sözgelimi
“o büyük kuşlar ki susarlar, sonsuz,
çekilip içlerine”
dizeleriyle biten şiiri ya da “bir kartal kanadı zamandan
korur seni” gibi bir dize düştüğü “Yalnız Dağ”ı.
Sonra sıra manzum dramlarına geldi: “Iphigenia Tauris’te”
(1942) ve “Güzel Helena” (1954) konularını Troya’dan
almış iki yapıt. “Oğuzata” (1961) için Asya Türklerinin
yaşamından bir kesite el atmayı yeğlemiş. Adnan Saygun’un
bestelediği “Kerem” (1953) operasının librettosunu da
Batu yazmış. Aydın Gün’ün hem sahneye koyduğu hem başrolü
üstlendiği bu operada Leylâ Gencer ve Ayhan Baran da
rol almışlar, dekor ve kostümü Turgut Zaim gerçekleştirmiş.
Selâhattin Batu’yu unutmuşuz, “Kerem”i nasıl unutabilmişiz?
Böyle bir kadronun gerçekleştirmiş olduğu bir yerli
opera, yarım yüzyıl sonra nerede?
Batu’yla ilgili ansiklopedi maddesi de ürpertici bana
kalırsa, başlangıç bölümünü buraya almakla yetiniyorum:
“İstanbul Yüksek Veteriner Okulunu bitirdi (1925). Almanya’da
doktorasını tamamladıktan sonra AÜ. Veteriner Fakültesine
öğretim üyesi olarak girdi (1931); zooteknik profesörlüğünden
emekliye ayrıldı (1969). 1939’da Çanakkale milletvekili
seçildi. Ankara’da, S. K. Yetkin ile birlikte haftalık
Sanat ve Edebiyat Gazetesi’ni (1948, 50 sayı) çıkardı.
Ulus gazetesinde yazdı. Pek çok mesleki kitabı vardır.
Mezarı Zincirlikuyu’dadır (1975).”
Selâhattin Batu’yu, ölümünden çeyrek yüzyıl sonra genç
kuşaklar hiç tanımıyorsa, kitaplarının hiçbiri katalogda
yeralmıyorsa, neredeyse bütün kimliği silinecek hale
gelmişse Danimarka’da tuhaf şeylerin olageldiğinden
başka bir açıklama bulabilir miyiz?
Elimin altında, MEB tarafınan yayımlanmış iki büyük
cilt Andersen masalları çevirisi duruyor Selâhattin
Batu’nun.
Oradaki “Dilsiz Kitap” masalı ola ki onun gerçek yaşamöyküsüdür.
Batu’yu, şimdilik, sahaflarda arayın.
Yaşar Kemal’in “Ağrıdağı Efsanesi”nde Mutlak Aşk (III)
Memo uzanır, kılıcıyla bir tutam saç keser alır Gülbahar’dan.
O kılıç, daha sonra, Gülbahar’la Ahmet’in arasına girecektir.
Romanın son aşamasına gelinceye dek, Ahmet’in tutkusu
At’la (Özgürlük ile) özdeşleşmiştir daha çok: Zindan’da
karşılaştığı, buluşup seviştiği, kurtulmasını sağlayan
paşa kızına duyduğu sıcak sevgiden sözeder yazar, ama
bu sevdayı Gülbahar’da ya da Memo’da olduğu gibi yüksek
bir kata yerleştirdiğini gösteren açık bir ifadeyle
metinde karşılaşmayız.
İkisinin de tutsaklık koşulundan kurtulup, özgür bir
ortamda birleşme olanağını buldukları anda, Ahmet döşeğin
ortasına kılıcını yerleştirir ve gövdeleri biribirinden
ayırır. O kavşakta yüzleşmekten kaçınır Gülbahar’la:
Yaşar Kemal, onun önce “misyon”unu tamamlamasını sağlar,
önderlik görevinin gereğini yerine getirdikten sonra
geri döneceği noktadan şimdilik uzaklaşmasını yeğler:
“Bu kılıcı neden aramıza koydun? Bunun sebebini öğrenmek
isterim. Sarayda ben senin kadının olmadım mı? Bundan
sonra araya kılıç konduğu görülmüş müdür? Ya da benim
bilmediğim bir görenekleri, gelenekleri mi var dağlıların?
Bana bunun karşılığını söyleyeceksin, beni seviyorsan.”
Ahmet sustu.
“Bunu bana söyleyeceksin.”
Ahmet karşılık vermiyor, Gülbahar durmadan karşılık
istiyordu. Ahmet utancından yerin dibine batıyor, aklına
üşüşen düşünceyi kafasından kovmaya çalışıyordu ama,
bir türlü korkunç düşünceyle baş edemiyordu. İçini yakan,
kendi kendinden utandıran düşünceyi Ahmet kendine bile
söyleyemiyordu ki Gülbahara söylesin.
Sonunda zalimler pısar, Ahmet’i kızıyla evlendirmeyi
kabul eder paşa; yazar, bizi getirir kördüğümün karşısına
oturtur, Ağrıdağının yamacındaki bir gölün kıyısına:
Ahmet’le Gülbahar nicedir susmaktadırlar:
Ahmet konuşamıyor, ne diyeceğini bilemiyordu. Gülbaharın
sesi bir yangın gibiydi. Karşılığı verilmeliydi. Ahmet
gözlerini Gülbaharın yüzüne dikti öylecene kaldı. Sonra
ağır, ölüm gibi zor:
“Beni nasıl kurtardın Gülbahar? Ne verdin Memoya da
benim canımı satın aldın? Memo neyin karşılığı kendi
canını verdi de benim canımı kurtardı? Memo beni bıraktığı
zaman, kendisinin ölceğini bilmez miydi? Bunu bana söyle.
Bilir miydi, bilmez miydi?”
Durdu, gözlerini Gülbaharın gözlerine dikti, bekledi.
Gülbahar:
“Bilirdi,” dedi. “Zindanın kapısını açan zindancı dünyanın
hiçbir yerinde yaşayamaz. Hiçbir ülkeye sığınamaz, onu
Memo bilirdi. Onun için de savaşa savaşa gitti, kalenin
burcundan kendini aşağı attı.”
“Altın mı verdin de canını verdi?”
“Yok.”
“Saraylar mı bağışladın da canını verdi?”
“Yok.”
“Ne verdin, Gülbahar, ona ki, karşılığında canını aldın?
Canını benim canımla değişti?”
“Hiçbir şey vermedim Ahmet,” dedi. “Hiçbir şey istemedi.”
“Beni kurtarmak için?”
Gülbahar onun sözünü kesti:
“Söyledim ona,” dedi. “Ne isterse verir, senin canını
alırdım. Hiçbir şey istemedi.”
“Sen ne isterse vereceğini söyledin ona, öyle mi?”
“Ne isterse vereceğimi söyledim. O hiçbir şey istemedi.”
Bu diyalogla yeniden masal zamanının koridorunun girişi
görünür ufukta. Gülbahar herşeyi tartar ve anlamlandırır
bir bakıma, o geçişte: Ahmet’in tavrı, Aşk’ın temel
adaletsizliği ile çelişen bir adalet talebine bitişmiştir:
Gülbahar’ın Memo’ya “ne isterse verebileceği”ni ifade
etmiş olması onun gözünde çifte kördüğüm işlevi görür,
hem kendi aşklarının mutlağını (aşk uğruna olsa bile)
zedelemiştir kadın, hem de bunu bir başkasının aşkını
kullanarak gerçekleştirerek başka bir cepheden mutlak
kavramını yaralamıştır.
Ahmet’in kararı, kararlığı apaçık ortaya çıkar orada:
Memo, yüksek aşkı adına ödenebilecek en büyük bedeli
gözden çıkarmış, kendi canını gözünü kırpmaksızın öne
sürmüştür: Bu seçim, Gülbahar-Ahmet aşkının diyetini
biçmeye yetmiştir: Bir aşk, bir başka aşkın ölüsü üzerine
inşa edilemeyecektir.
O dönemeçte, Yaşar Kemal, önce Ahmet’in yiğit portresini
tamamlar ve ‘kahraman’ından tutarlı bir etik duruş türetir.
Bununla kalmaz ama: Ahmet’in dünyasında Aşk, gölgesiz
olmak durumundadır — aslında Gülbahar’la arasına koyduğu
kılıç Memo’nun ta kendisidir.
İki mutlak tavır, Memo’nunki ve Ahmet’inki, birleştiğinde,
sıra üçüncüye, Gülbahar’ınkine gelir: Mecnûn’un görevini
üstlenen genç kadın, bir aşk cinneti içinde hançerine
davranır ve masal koridoruna dalar: Sonunda karşımızda
bir göl ve bir kuş kalır — Ağrıdağı bu kez tanıklığı
üstlenmiştir.
“Ağrıdağı Efsanesi”, lirikle epiği gövdesinde yetkin
bir sarmal düzende kaynaştıran bu roman, Yaşar Kemal’in
gelenek deposuyla modernist yazıyı da aynı yetkinlik
içinde biribirilerinde eritilebileceğini kanıtlayan
bir başyapıt. Bir ucundan öbürüne giderken, yalnızca
Battal Gazi’yi, Digenis Akritas epopesini, Karacaoğlan
şiirini değil, büyük Troubadour şiirini ve Yuvarlak
Masa Şövalyelerinin romanesk dünyasını, Dante’yi ve
Don Quijote’nin Cervantes’ini yan raflarda tutmaya çağıran
sonsuz bir düş yuvası kuruyor “Ağrıdağı Efsanesi”.
Yaşar Kemal’in “Ağrıdağı Efsanesi”nde Mutlak Aşk (I)
Denis de Rougemont’un Batı dünyasında “mutlu aşkın
tarihi yazılmamıştır” düşüncesi, Doğu dünyası açısından
da geniş çapta geçerli bir yargı: Orada Romeo ile Jülyet,
Héloise ve Abelardus varsa, şurada Leylâ ile Mecnûn
bekliyor. Feodal Çağın handiyse bütün aşk öyküleri,
masalları ve destanları, yakılan türküleri, söylenen
şarkıları gelip aynı düğüme dayanıyor: Ayrılık, bitişememe,
kopuş, uzak kalış, iki sevdâlının arasına yığılan engellerin
her kültürel coğrafyada çeşitlenmesiyle biçimlenmiş,
belirleyici olmuştur.
Yaşar Kemal’in, ilk basımı 1970 yılında yapılan “Ağrıdağı
Efsanesi”, yazarın Anadolu kültürünün zengin deposundan
topladığı söylen ögelerini modern bir yazı ile kâğıda
döktüğü bir dizi anlatı metninin en güçlü örneklerinden
biri.
Roman, Ovidius’un ünlü “Başkalaşımlar”ını çağrıştıran
lirik bir parçayla açılır; Ağrı’nın yüksek bir yamacındaki
göle doğru süzülen ak kuşun öyküsüne doğru, o noktadan
açılır okur:
Doğu Anadolu’nun bir ucunda, atı kaybolmuş zalim bir
paşanın, atını ele geçiren yiğit Ahmet’in, paşanın,
küçük kızı Gülbahar’ın arasında oluşan olaylar zinciri,
Ahmet’in yakalanıp zindana atılması, iki genç arasında
büyük bir sevdanın başlaması ile gelişir; söylen zamanının
dolgusu yan kişilerin arasından zından bekçisi Memo’nun
sıyrılması ile “final”e doğru akışın “dramatis personae”
çatısı tamamlanır.
‘Fakir yiğit — zengin paşa kızı’ buluşması, bütün masal
geleneklerinin alışıldık şema özelliklerini içerir.
Yaşar Kemal’in kalıbı kıran yaklaşımı, kurduğu üçgen
yazgı denkleminde ortaya çıkar. Gülbahar’la Ahmet’in
arasında başlayan yangını, Sofi’nin kaval ezgisiyle
dile getirdiği Ağrı dağının öfkesi üzerinden harekete
geçiren yazar, koşut bir tabakada saf, yiğit Memo’nun
Gülbahar’a duyduğu aşkın gelgitlerini de işlemeyi sürdürür
ve üçlüyü sarmal bir düzeneğin biribirilerinden koparılamayacak
parçaları haline getirir.
“Ağrıdağı Efsanesi”nin bu üç ana kahramanının ortak
duruşları, mutlak aşk çerçevesine oturtulmalarından
kaynaklanır: Yaşar Kemal, Gülbahar’da, Ahmet’e aşkı
yüzünden ölmeyi göze alan bir masal kadınını çizmiştir:
“Varsın o (Ahmet) yaşasın da, ben öleyim”; “varsın (babam
beni de) öldürsün”; “yakında boyunlarımız vurulacak,
ben de varıp sizin mezarlarınız (Sofi ile Ahmet’in)
üstünde kendimi öldüreceğim”; “canımı iste, canımı veririm
(Memo’ya)”... Gülbahar’ın dramatik kurguyu durmadan
gergin bir hat üzerinde tutan sözlerinden “ölesiye sevmek”
fiili eksik olmaz, kendisini düğümün çözümü uğruna sunağa
sürmekten geri durmayacağını her aşamada gösterir.
“Ağrıdağı Efsanesi”nin çekirdeğindeki sorun, bir Shakespeare
oyununda ya da Goethe’nin “Stella”sında olduğu gibi,
aşkın iki kişi arasında değil üç kişi arasında seyretmesi
nedeniyle çetrefilleşir: Ahmet’le Gülbahar’ın aşkının
gerçekleşmesini sağlayan köprü, aslında Memo’nun Gülbahar’a
duyduğu sevdadan geçer. Gülbahar, bu durumu görür görmesine,
ama handiyse Ahmet’e duygularının körleştirdiği gözleriyle
görür:
“Gülbahar, o geceden beri Memo üstünde de çok düşünmüştü.
Her dediğini, kellesini koltuğa alarak büyülenmiş gibi
yerine getiriyordu. Hem de sonsuz, ulaşılmaz bir mutluluk
sevinciyle. Gülbahar’a öyle geliyordu ki canını ver
Memo, benim için canını ver dese, Memo sevinçten aklını
yitirecekti. Memo sevdalı mıydı? Memo yangın mıydı?Öyle
olsa onu Ahmet’le buluşturur muydu, hem de en büyük
bir mutlulukla?”
Yaşar Kemal’in Gülbahar’ı gördüğünü gör(e)meyen, gördüğünü
anla(ya)mama eşiğine varan bir karaktere dönüştürmüş
olması doğal: Dursa, durup düşünse, elbette anlayacak
Gülbahar, Memo’nun aşkı uğruna onun aşkına katlandığını,
gelgelelim halk deyimi ortada: Âşığın gözü kör olur.
Biri kör olmuş (Gülbahar), biri henüz göremiyor (Ahmet),
bu üçgen ilişkide herşeyi apaçık, ayân beyân gören Memo:
Seçiminin onu nereye götürdüğünün farkında şüphesiz,
onun aşkı ‘ölesiye’den mek parmak fazla: Aşkı uğruna
ölebileceğini söylemiyor, dillendirmiyor Memo, doludizgin
ölümüne gidiyor ve “Ağrıdağı Efsanesi”nin kilitli kapılarından
birini açarken son, anahtarsız kapıya doğru yolunu açıyor
okurun:
Memo sesi değişmiş, gülen, mutlu, mutlu, mutluluktan
taşarak, yeryüzünde bütün isteklerine kavuşmuş bir insanın
durgunluğu, sevinci, rahatlığıyla:
“Ne istersem verir misin?” dedi.
“Veririm,” dedi Gülbahar, tok, inanmış, güvenli bir
sesle. “Veririm.”
“Saçından birkaç tel isterim,” dedi Memo.
Gülbahar hiç düşünmeden hemen, bir beliğini tutup uzattı:
“Çek kılıcını kes Memo,” dedi. “Gülbahar sana kurban.”
Memo kılıcını çekti, beliğin ucundan bir parçayı kesti,
aldı, yüreğinin üstüne koydu.
“Bir de başka bir şey isterim,” dedi.
Gülbahar hemen:
“Söyle, Gülbahar sana kurban olsun.”
“Gülbaharın bunu, bu geceyi, beni ölünceye kadar unutmamasını
isterim.”
Yaşar Kemal’in “Ağrıdağı Efsanesi”nde
Mutlak Aşk (II)
“Ağrıdağı Efsanesi”ni feodal bir masal gövdesinden
modern bir epik romana taşıran sahne, halk ayaklanmasının
ilk kıvılcımını çakan Memo’nun trajik ölümüdür; üçgenin
bu belirleyici kişisi, zindanın kapısında, gerilen toplumsal
ortamın fanusunu çatlatacak son olayın başlaması için
paşa ile adamlarını bekler, gülümseyerek “bu gece onları
ben bıraktım” der ve “yaman” bir dövüşe girdikten sonra
kalenin burcunda kılıcını indirir:
“Paşa, Paşa,” dedi, “burada sizinle üç gün, üç gece
dövüşürdüm ama, ne fayda... Ben yeryüzünden alacağımı
aldım. Dünyaya doymuş gidiyorum. Birkaç insan öldürmüşüm
ne çıkar. Senin birkaç kulunu öldürmüşüm, değil mi?
Hepiniz sağlıcakla kalın. Kalanlara, dostlara, bizi
sevenlere, sevmeyenlere selam olsun.”
Kendisini kalenin burcundan aşağı fırlattı. Uçurum çok
derindi. Yukardan bakınca Memonun ölüsü aşağıda kanadının
birisini açmış bir kuş ölüsüne benziyordu.
Memonun ölüsü başına önce demirci Hüso geldi, sonra
oğulları, sonra kadınlar, kızlar... Beyazıt kasabasına
bir figan düştü.
Hüso ağır ağır Memoya yaklaştı, onu alnından öptü. Sol
eli yumulmuştu ve yüreğinin üstündeydi. Hüso eli aldı,
güçlü elleriyle zorla açtı. Memonun avucundaki bir tutam
saç kapkara bir yalım, bir ışık gibi balkıdı, incecikten
yeşillenmiş toprağın üstüne aktı.
“Ağrıdağı Efsanesi”nin merkezinde, aşkın mutlak cephesini
hem oluşturan, hem de onun çözülmesine yol açan bu “bir
tutam saç” durur.
“Herşey”ini vermeye hazır Gülbahar’dan, epi topu “bir
tutam saç” dileyen Memo, Gülbahar için “hiçbir şey”
olanı alırken, Aşk’ı adına gene de alabileceği “herşey”e
kavuşmuştur. Gülbahar, kardeşi Yusuf’un çözülerek kendisini
ele vereceğini hissettiği an, olup-bitenleri “bir bir”
düşünür — farkındadır, ipin ucu göründüğü an babası
gerisini okuyacaktır: “Yusuf varıp at meselesini, demirciyi
babasına söylerse herşey anlaşılacaktı. Ve babası mahpusları
onun kaçırdığını bilecekti. Hem de Memo’yu ölüme gönderenin
kim olduğunu anlayacaktı. Memo bunu niçin yapardı, Memo
ne için canını böylesine verirdi? Bunu babası düşünmez
miydi?”
Yaşar Kemal, Gülbahar’ın ağzından akıl yürütürken, bu
körkütük âşık kadını yargılamaz, tam tersine, onu Ahmet’in
ileride nasıl ve neden yargılayacağını, kendi sözcükleri
ve yaklaşımıyla gerekçelendirmeyi yeğler bir bakıma:
Gülbahar’ın Memo’dan, Ahmet’in canı karşılığında, kendi
canını gözden çıkarmasını istediğinin tam olarak bilincinde
olduğunun böylece ayırdına varır okur.
Aslına bakılacak olursa, “Ağrıdağı Efsanesi”, Kadın’ın
Mutlak’tan ikidebir sözettiğini, ama bedelini ödemeye
yanaşmadığını düşündürür bu aşamada; oysa yazar, anlatısına
çifte kavrulmuş bir final yazma hazırlığı içindedir.
Memo’nun “jest”i, Doğu efsanelerinde “saç” motifinin
tuttuğu ağırlıklı yere bitiştirilir, gövdesinin cansız
kaldığı, yumruğu sıkılı beklediği uçurumun dibinde.
Zalim saç, perçem, kâkul hem Dîvan Edebiyatı’nın, hem
Halk Şiirinin gözde izleklerinden biri olmuş, Sevgili
ile Aşk’ın öznesi için her vakit yeterli bir buluşma
biçimi oluşturmuştur. Klâsik çağın sonunda başka karşılıklar
bulsa bile, mekanizmanın tekrarlandığını görüyoruz:
Goethe’nin “Werther”indeki “kurdela” motifine değinen
ve genç adamın Charlotte’nin verdiği kurdelayla gömülmek
istemesinde yoğunlaşan Roland Barthes, aşk söyleminde
nesnenin simgesel hükümranlığını vurgulamadan edemez:
“Sevilen varlığın bedeninin dokunduğu herşey bu bedenin
bir parçası olur ve özne bunlara tutkuyla bağlanır”.
Memo’nun sıkılı yumruğunda kalakalmış bir tutam saç,
o yiğit masal beyini hayata bağlayan, hayattaki anlamını
doğrulayan tek işaret haline dönüştüğünde, fetiş düzleminden
simge düzlemine geçiş başlar. “Ağrıdağı Efsanesi”, bir
yanda masalsı öğeleri (At, Yürüyen Dağ) ile bir kutup
kurar, öteki yanda geleneksel anlatının ögelerine dayandığı
kutuptan farklı yorumlar üretir: Nasıl “bir tutam saç”
Mutlak Aşk’ın yeterli göstergesi kılığına bürünebilmişse,
savaşların egemen olduğu bir dünyada kılıç da kendi
işlevinden taşarak apayrı bir gösterge kimliğini alacaktır:
|