Okuma Lambası
 
 
 
 
 
 

KÖRLER İÇİN MATİSSE: UYGARLIK İÇİN PANZEHİR

Yaklaşık on yıl önceydi, Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin öncülüğünde hazırlanmakta olan kolektif bir ‘Avrupa’ kitabına, başka Türk yazarlarının yanısıra ben de katkıda bulunmuştum, uzun bir yazıyla: “Sis ile Yağmur Arası Avrupa(lı)”. Bir dizi soru üzerine kurduydum metnimi; bunlardan biri, bugün de güncelliğiyle zihinleri kurcalayan bir karşılaştırmaya dayanıyordu: “Mengele mi Avrupalıdır (değildir), Adorno mu (değildir)?”.
Avrupalılar, Nazi döneminin bu ünlü doktorundan, Mengele’den sözedildiğinde hemen gerginleşiyorlar; “Acı Bilgi”de bu benzetmeye başvurmuş olmamı, kitabımın Fransa’da (sanırım başka Avrupa ülkelerinde de) yayımlanması bağlamında ciddi bir dert oluşturdu, daha da oluşturabilir: Yasalar, kişilik haklarına ağır bir saldırı olarak nitelendiriyorlar bu ve benzeri anıştırmaları, karşı tarafın ‘toplatma’ hakkı doğuyor böylece.
Bütün bunlar, gelgelelim, Dr. Mengele’nin Avrupa’nın bir ürünü olması durumunu değiştirmeye yetmiyor; üstüne üstlük, Avrupalı olmayanları önce tasnif, sonra tasviye etmiş bir ideolojiden sözediyoruz burada.
İşte, bir kez daha, Le Pen’in “zafer”iyle, aynı sorunun tepeye çıktığını gözlemliyoruz. “Avrupa projesine karşı çıkan bir Avrupalı, Fransa’ya, Fransızların eliyle, sert bir siyasal şamar indiriyor. Hüdainabit bir örnek de sayamayız bunu: Yakın tarihlerde Avusturya’da, Hollanda’da, Belçika ve Danimarka’da benzeri çıkışlarla karşılaştık: ‘Aşırı sağ’ pek çok ülkede tırnaklarını gösteriyor nicedir. Le Pen sürprizi de sürpriz sayılamaz aslına bakılırsa: Birdenbire, beklenmedik biçimde ortaya çıkmış bir figür, “siyasal perspektif”i bulanık bir anlayış değil bu. Avrupalı değil Le Pen, kendisini öyle görmediğini apaçık ifade ediyor: Avrupa’ya ait değil diyebilir miyiz ama? Diyemeyiz.
Öte yandan, Avrupa’yı da, Avrupalılığı da o figüre, o anlayışa indirgeyemeyeceğimiz de bir o kadar açık. Fransa’daki ilk tur seçim sonuçlarının ardından en sık duyulan söz “Utanç” oldu. Sokaklara dökülen genç kitleler, televizyon ekranlarından konuşan siyasetçiler, bilim adamları, gazeteciler “Fransız” olmaktan Le Pen nedeniyle utanç duyduklarını vurgulamaktan geri durmadılar. Irkçı, aşırı milliyetçi, yabancı düşmanı politikalar karşısında, keşke her yerde bu türden ortak tavır ve dayanışmalar sözkonusu olabilse(ydi).
Avrupa projesi, Avrupalılık, örneğin Fransa’da, neden Le Pen ve benzeri etmenlere karşın gücünü koruyabiliyor? Bu sorunun karşılığı da önem barındırıyor bana kalırsa. Pek çok gerekçe sıralanabilir şüphesiz; ben, bile isteye “uç” bir örneğe gönderme yapmayı seçeceğim.
Nisan ayı içinde, Nice’deki Matisse müzesi, özel bir Matisse sergisi açtı. Zarfın içinden çıkan davetiyenin içinden iki beyaz karton daha çıktı: Biri kör alfabesiyle basılmış bir çağrı metnini içeriyordu, öbüründeyse, aynı teknikle basılmış kabartma bir Matisse resmi yeralıyordu: Sergi, bütünüyle görme özürlüleri hedef alan bir girişimdi; duvarlara asılmış kabartma yapıtları, tek tek, elleriyle okuyarak dolaşmaları öngörülmüştü.
Avrupalılığın bir ucunda, kem ucunda, Le Pen’giller savaş boyaları sürerken, öbür ucunda, pak ucunda, ötekiler kör yurttaşlar için Matisse sergisi düzenlemeyi başardıkları an, terazide ağırlıklar yer değiştirmeye başlamışlar, başlayacaklar demektir.
Sokrates’in, baldıran içmeden önce, flütle yeni bir ezgi çalmayı öğrenmesi öyküsüne belki bin kez âtıfta bulundum bugüne dek. Öğrencisinin “neye yarayacak?” sorusuna, Sokrates’in “ölmeden bir şey daha öğrenmeye” yanıtını vermesi, uygarlığın en güçlü panzehiri galiba.
Dün bu temeli atmış Avrupalı, bugün körler için Matisse sergisi tasarlayabiliyorsa, Mengele’yi bertaraf etmeyi, Adorno’nun çizdiği eleştirel akıl çerçevesinde ayakta kalmayı başaracak demektir.